Özellikle deprem sonrası devletimizin 11 ilde TOKİ marifetiyle verdiği mücadele takdire şayandır.
Barınma sorununu ortadan kaldırmak için hızlı hareket ve kısa inşaat süreleri ile şehirlerimiz çok hızlı bir şekilde yeniden dirençli kentler olarak inşa edildi. Buraya kadar her şey çok iyi, çok güzel.
Bu süreçte şehirler aynı mimari yapılar ve benzer projeler ile yükselmeye başladı.
Şehirlerin yeni kimlik arayışı ve birbirlerinin aynısı olması kadim kültürümüzün etkisinden,izlerinden uzaklaştığını farkına varınca bu konuda tedbir almamız gerektiğini düşünüyorum. Zira her bölgenin, her şehrin, her semtin kendine has bir ruhu var.
Son yıllarda modern yaşam bizi devasa bloklara, yüksek tavanlı plazalara veya şehrin hemen kıyısında, köşesinde yükselen prefabrik “kaçış noktalarına” yönlendirdi.
Ancak bir şehri sadece yollar, binalar ve altyapı projeleri oluşturmaz.
Bir şehri var eden, onun sokaklarındaki ses, hafızasındaki ritim ve insanların birbirine bakışındaki aşinalıktır.
Bugün bir yandan “akıllı şehirleri” konuşurken, diğer yandan en temel ihtiyacımız olan “aidiyet” duygusunu kaybediyoruz.
Eskiden mahalle fırınından gelen koku ya da bir dükkanın önündeki klarnet sesi o şehrin imzasıyken, şimdi her yer birbirine benzemeye başladı.
Standartlaşma tehlikesini farketmeliyiz.
Dünyanın her yerinde aynı kahve zincirleri, aynı mobilya tasarımları ve aynı sosyal medya trendleri hakim.
Bu durum, yerel kültürün o kendine has “ruhunu” bir dekorasyona dönüştürüyor.
İnsan Odaklı Mimariyi ihmal etmek geçmişi yok saymaktır. Artık sadece barınmak yetmiyor.
Doğa ile iç içe, göl kenarında bir huzur arayışı veya balkonunda toprakla uğraşabildiğimiz evler hayal ediyoruz. Aslında özlediğimiz şey lüks değil, doğayla kurduğumuz o eski, o samimi bağ.
